https://ilkha.com/files/news/thumb/HÜDA PAR'dan hükümet ve PKK'ye Çözüm Süreci uyarısı

Çözüm süreci ve Cizre'de yaşanan olayları değerlendiren HÜDA PAR, Hükümetin de, PKK'nin de çözüm sürecini ciddiye alması, tehdit ve şantajlarla süreci tıkamaması ve süreçten nasıl karlı çıkarım gibi politik hesaplar içine girmemeleri gerektiğini vurguladı.

Hür Dava Partisi Genel Merkezi'nden yapılan haftalık değerlendirmede Çözüm Süreci'nden Cizre'deki olaylara, paralel yapıdan İslami STK ve camialara kurulan kumpas ve komplolara kadar birçok konuda önemli açıklamalara yer verildi.

Çözüm Süreci kapsamında MİT- İmralı-Kandil üçgeninde yürütülen görüşmelerle ilgili, kamuoyunda bazı endişelerin yaygınlık kazandığı ifade edilen değerlendirmede, "Hükümet de, PKK de çözüm sürecini ciddiye almalı tehdit ve şantajlarla süreci tıkamamalı, süreçten nasıl karlı çıkarım gibi politik hesaplar içine girilmemelidir." denildi.

İlk olarak İslami STK ve camialara kurulan kumpas ve komploların ele alındığı değerlendirmede şu ifadeler yer verildi: 14 Aralık'ta başlatılan Paralel Yapı operasyonları neticesinde, birçok İslami kurum ve kuruluşa, polis ve yargı kumpasıyla, kurulan komplolar neticesinde birçok kişinin mağdur edildiği tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır. Yazılı ve görsel basında Tahşiyeciler diye bilinen gruba yönelik operasyonun bir kumpas olduğu ve bu grubun Paralel Yapı tarafından önlerinde bir engel olarak değerlendirildiği için uydurulmuş delillerle haklarında dava açıldığı ve mağdur edildikleri ortaya çıkmıştır."

Mağduriyetler Tahşiyeciler olarak bilinen grupla sınırlı değil

Mağduriyetler sadece Tahşiyeciler olarak bilinen grupla sınırlı olmadığı belirtilen değerlendirmede yaşanan diğer mağduriyetler şöyle anlatıldı: "Henüz akredite olamadıkları için ulusal medyada yeterli ilgiyi görmeyen pek çok İslami camianın da bu komplo ve kumpaslarla mahkûm edildikleri ve gadre uğradıkları İslami medyada yıllardır dile getirilmektedir. HÜR DER tarafından geçtiğimiz günlerde bu mağduriyetler ile ilgili kapsamlı bir rapor hazırlanmış, paralel yargı ve kolluk tarafından hazırlanan kumpasların boyutunun kamuoyunca bilinenlerden çok öte olduğu anlaşılmıştı. Elbette bu rapor da mağduriyetlerin sadece bir kısmını ele almıştır ve bunlar belki buzdağının sadece görünen kısmıdır. Mağdur edilen kuruluşların bazılarına kısaca değinecek olursak;

Mustazaf Der kapatıldı, gazete basıldı

Gönüllü bir yardım kuruluşu olarak hayırlı faaliyetler yürüten Mustazaf-Der, bütün çabalara rağmen bir suç ihdas edilemeyince niyet okumalar yahut üyelerinin geçmişleri göz önünde bulundurularak 2009 yılında haksız yere kapatıldı.

Aynı yıl içerisinde Doğruhaber Gazetesi ve yazarlarına yönelik İstanbul ve Ankara merkezli eşzamanlı operasyonlar yapıldı. Gazetecilik faaliyeti dışında bir işle meşgul olmayan Gazete yöneticisi ve yazarları, o dönemde medyada estirilen algı operasyonlarıyla, adeta terörist muamelesine tabi tutularak gözaltına alındı. Akabinde haklarında açılan davalar neticesinde hukuk hiçe sayılarak bu gazetenin yönetici ve yazarlarına keyfi cezalar verildi.

Sahte delil ve belgelerle cezalar verildi

Yine Tahşiye grubuna yönelik operasyonlarla aynı döneme denk gelecek şekilde, aralarında Elazığ İhya-Der, Adıyaman Vahdet-Der, Adana Umut-Der, Adıyaman Vahdet-Der'in de bulunduğu birçok STK üye ve gönüllüleri gözaltına alındı. Dosyalarına sahte delil ve belgeler konularak haklarında fezleke ve iddianameler hazırlandı. Bu iddianamelerle hukuki dayanaktan yoksun ve son derece komik gerekçelerle insanlar ceza aldı. "Yoksullar yararına kermes düzenlemek, taziye ziyaretleri yapmak, kutlu doğum etkinliği organize etmek, İsrail'in Filistin saldırılarını kınamak amacıyla basın açıklaması yapmak" gibi tamamen insani gerekçelerle yapılan faaliyetler, terör örgütü faaliyeti kapsamında değerlendirildi. Kurulan kumpasın gereği olarak mahkemeler, niyet okumalar üzerinden hazırlanan bu iddianamelere itibar ederek en üst sınırdan cezalar verme yoluna gitti."

"Mağdur edilenler için yeniden yargılama yolu açılsın"

Gelinen aşamada, İslami STK ve camialara açılan bu davaların, tamamen bir komplo sonucu olduğu kanaatinin bizzat hükümet yetkilileri tarafından da kabul edildiği vurgulanan değerlendirmede, "Yıllardır dile getirdiğimiz kolluk yargı kumpasını kurulan komploları görmek istemeyen ve kabul etmeyen hükümetin bu noktaya gelmesi umut vericidir. Hükümettin sağladığı imkanlarla, hukuk dışına çıkarak rakip görülenlere keyfi birçok uygulamanın gerçekleştirildiği ve oluşturulan kolluk-yargı kumpasıyla operasyonlar yapıldığı, yasal faaliyetler suç sayılarak davalar açıldığı herkesin malumudur. Söz konusu davalardan dolayı cezalandırılarak mağdur edilenler için yeniden yargılama yolunun açılması artık hukuki bir zorunluluktur." denildi.

"Hizbullah arşivi de bu grubun elinde"

Sabri Uzun, yazdığı "İN" adlı kitaptaki iddialara da değinilen açıklamada şu değerlendirmelere yer verildi: "Emniyet İstihbarat Dairesi eski başkanı Sabri Uzun, yazdığı "İN" adlı kitapta, 90'lı yıllarda ve 2000'lerde de devlet içinde örgütlenmiş paralel yapılar tarafından yasadışı bir şekilde Hizbullah Cemaati mensupları olduğundan şüphelenilen kişilerin kaçırıldığı ve bazılarının yargısız infazla katledildikleri anlaşılmaktadır. Yine 2000 yılında ele geçen Hizbullah arşivinin de bu grubun elinde olduğu iddia edilmektedir. Son zamanlarda kumpas kurulan bazı STK'lara, sadece polisin elinde bulunması gereken Hizbullah arşivinden bazı CD ve belgelerin konması, hem bu iddiayı doğrulamakta hem de komplonun kaynağını göstermektedir. 1990'lı ve 2000'li yıllarda kaçırılarak kayıt dışı bir şekilde alıkonan ve işkence dâhil yasadışı her türlü yasak sorgu yöntemleriyle elde ettikleri beyanlarla suç ihdas edildiği ve masum birçok kişiye ağır cezalar verilmesine sebep oldukları ortaya çıkmıştır. Bu iddiaların ciddiyetle incelenmesi ve suça bulaşmış olanların tespit edilerek acilen yargı önüne çıkarılmaları sağlanmalıdır.

Sistemden farklı düşünen tüm kişi, camia ve sivil toplum kurumlarının, sistem için tehdit unsuru olarak görülmesi siyasetinin toplum için nasıl bir baskı unsuruna dönüşebildiği yakın zamanda yaşadığımız tecrübelerle anlaşılmıştır. Toplumsal barış ve huzur, ancak adalete olan inancın güçlenmesiyle oluşur. Hukuka duyulan güvenin yeniden tesisi için Ergenekon, KCK ve Balyoz sanıklarına daha önceden sağlanan yeniden yargılanma hakkının, Paralel Yapının gadrine uğrayan tüm kişi ve camiaların mensupları için de uygulanması hakkaniyet gereğidir. Hükümet de, bu mağduriyetleri gidermek için üzerine düşen sorumluluk ve yükümlülüğü yerine getirmekle mükelleftir."

Çözüm Süreci şeffaf olarak yürütülmeli

Çözüm Süreci kapsamında MİT- İmralı-Kandil üçgeninde yürütülen görüşmelerle ilgili, kamuoyunda bazı endişelerin yaygınlık kazandığı belirtilen değerlendirmede, bu endişelerin oluşmasında İmralı MİT görüşmelerinin kapalı kapılar ardında gizli kapaklı yapılması ve kamuoyu ile paylaşılmaması kararının rolü olduğu ifade edildi.

Sürecin hassas bir zemin ve zamana denk geldiğinden daha şeffaf olarak yürütülmesi gerektiği belirtilen değerlendirmede, "Kapalı kapılar ardında gizli kapaklı yürütülmesi yanlıştır. Süreçte MİT İmralı trafiğinde nelerin konuşulduğu, görüşmelerde nelerin pazarlık konusu edildiği, kısaca neyin teklif edildiği neyin istendiği konularında kamuoyu bilgilendirilmelidir.

Kürt meselesinin çözümünde ise sürecin doğru yürümesi için, Kürt halkını temsil eden siyasi partilerin temsilcilerinin taraf olarak görüşmelere dâhil edilmesi zorunludur. Her halükarda siyasî partilerin doğru bilgilendirilmesi, sürecin selameti ve toplumsal desteği için bir gerekliliktir." denildi.

Açıklamada süreçle ilgili olarak şu değerlendirmelerde bulunuldu: "Çözüm sürecinin işleyişiyle ilgili, izlenen yol ve yöntemle ilgili yanlış bulduğumuz konuları zaman zaman kamuoyu ile paylaştık. Çözüm sürecine olan şartlı desteğimizin mutlak olmadığını birçok kez dile getirdik. Halkımızın zararına olacak adımlar atılmaması, gasp edilen İslami ve insani temel haklarının biran önce iade edilmesi gerektiği bunun pazarlık konusu yapılmaması gerektiği hususunu defalarca dile getirdik. Maalesef görünen odur ki; devlet hakların iadesini örgütün silah bırakma şartına, örgüt ise silah bırakmayı bölgenin kendisine teslim edilerek ideolojik hâkimiyet alanı açılması şartına bağlamış görünüyor. Ne devlet, nede silahlı örgüt tek başına Kürtleri temsil etme ve Kürt halkı adına söz söyleme hakkına sahip değildir. Kürt halkının geleceğine bir örgüt ile bir istihbarat teşkilatı karar veremez. Kürt halkının örgütlü tüm yapıları bu konuda söz sahibidir. Sonuçları tüm Kürtleri ilgilendiren bir konuda, Kürt halkını temsil eden kurum ve kuruluşlar ile siyasi partilerin doğal bir hakkı olarak görülmelidir.

Hükümet de, PKK de çözüm sürecini ciddiye almalı tehdit ve şantajlarla süreci tıkamamalı, süreçten nasıl karlı çıkarım gibi politik hesaplar içine girilmemelidir."

Cizre halkı KCK'nin provokatif açıklamalara prim vermemeli

Hatip Dicle'nin Cizre'ye gitmesinin ardından 12 yaşındaki bir çocuğun vurulması ve ardından KCK'dan yapılan açıklamaya da değinelen değerlendirmede şöyle denildi: "14 Ocak 2015 Çarşamba günü Cizre'de 12 yaşındaki Nihat Kazanhan'ın ölüm haberi geldi. Hiçbir gerekçe bir çocuğun öldürülmesini haklı kılamaz. Provokasyon amaçlı öldürüldüğü anlaşılan bu çocuğun ailesine taziyelerimizi iletiyor, sabır ve metanet diliyoruz. Herhangi bir toplumsal olayın olmadığı bir günde 12 yaşındaki bir çocuğun öldürülmüş olması, Cizre'yi karıştırmak isteyenlerin bu amaçlarına ulaşabilmek için ne kadar pervasız ve insanlıktan çıkmış olduklarını çok net bir biçimde ortaya koymuştur. İçişleri bakanı tarafından olayın bir provokasyon olduğunun açıklamış olması hükümetin sorumluluğunu ortadan kaldırmaya yetmeyecektir. Bu provokasyonun hangi mahfiller tarafından yapıldığının acilen açığa çıkarılması ve sonucun kamuoyu ile de paylaşılması gerekmektedir. Aksi halde yeni provokasyonlara kapı aralanacak ve can emniyetini sağlamamış olma sorumluluğunun üzerine provokatörlerin amacına ulaşmasında kendilerine yardımcı olma gibi bir sorumluluk da eklenmiş olacaktır.

DTK Eş Başkanı Sayın Hatip Dicle'nin Cizre'de "Kürtler arası bir çatışmaya halk olarak asla ve asla izin vermemeliyiz" şeklindeki açıklamalarından hemen sonra, bir çocuğun sokakta öldürülmüş olması, ardından Kürtler arası çatışma çığırtkanlığı yapan KCK'nin partimizi suçlayıcı ve hedef gösterici açıklamaları bu provokasyonun amacını ortaya çıkarmaktadır. Cizre halkı bu provokatif açıklamalara prim vermemeli, halkı birbirine karşı kışkırtanların bu tavır ve niyetleri bütün duyarlı kesimler tarafından mahkûm edilmelidir.

Türkiye'deki sığınmacıların durumu

Suriyeli mültecilerin yaşadıkları sıkıntılara değinilen açıklamada, bu mazlum insanların ihtiyaçlarını giderilmesi için gerekenin yapılması istenerek, "Kış mevsiminin en yoğun yaşandığı bugünlerde sayıları iki milyona yaklaşan Suriyeli sığınmacının önemli bir kısmının sokağa terk edildiği ve dilenciliğe mecbur bırakıldığı herkesin malumudur. Hâlihazırda söz konusu sığınmacıların, kötü niyetli kişilerin ve suç örgütlerinin kucağına itildiği gözlemlenmekte; başta barınma, sağlık, eğitim gibi temel ihtiyaçlarından yoksun bırakılan bu insanlar, hayatlarını devam ettirebilmek için suça bulaşmakta veya istemedikleri eylemlerin içine mecburen sürüklenmek durumunda bırakılmaktadır.

Bu vesileyle sığınmacıların içinde bulunduğu çaresizliği, bu insanların yaşadıkları sıkıntıları ve perişanlığı kamuoyuna hatırlatma ihtiyacı duyuyoruz. Tüm STK'ları ve halkımızı duyarlı olmaya ve bu mazlum insanların ihtiyaçlarını giderme noktasında sorumluluk almaya, hükümeti de bu mazlumlar kış şartlarında sokaklarda donmadan önce insanca yaşayabilecekleri yerlere yerleştirilerek hiç olmazsa barınma ihtiyaçlarını karşılamaya çağırıyoruz." denildi. (İLKHA)

İlgili Haberler

Editörün Seçtikleri

Mobil Uygulamamızı İndirin

Öne Çıkan Haberler