20 yıl boyunca orduda doktorluk yaptıktan sonra askeriyeden ihraç edilen Opr. Dr. Ufuk Özaydın, "Hiçbir sebep yokken bir gün içinde Yüksek Askeri Şura kararıyla ‘Askeriyeyle ilişiğiniz kesilmiştir.’ denilerek bizi kapının önüne koydular." dedi.

22 yıl önce gerçekleşen 28 Şubat post modern darbesinin etkileri hala sürüyor. On binlerce insanın fişlenerek işten atılmaları, bir o kadar da tutuklamanın yapıldığı karanlık dönemin yol açtığı mağduriyetler, acı birer hatıra olarak mağdurların zihninde canlılığını koruyor.

Mağduriyetlerin günümüzde de devam ettiği 28 Şubat askeri darbesinin mağdurlarından sadece biri olan Opr. Dr. Ufuk Özaydın, o dönemde yaşadıklarını İLKHA’ya anlattı.

Amasya’nın Merzifon ilçesinden olan ve askeri lisede okuduktan sonra Cerrahpaşa Tıp Fakültesine yerleşen Özaydın, "Ben Merzifonluyum. Askeri liseyi de orada okudum. Baktım ki askerliğin bazı zor yönleri var, çareyi üniversite okumakta buldum. Kuleli askeri lisesini bitirdikten sonra üniversite imtihanına girdim ve Cerrahpaşa Tıp Fakültesini kazandım. Asker öğrenci olarak Cerrahpaşa’da okudum. Teğmen, üsteğmen, yüzbaşı derken 1997’de 28 Şubat darbesinden sonra ilk şura kararıyla ordudan atıldım." dedi.

"İnsanın kendi annesi evladından şüphelenir mi?"

Özaydın, "Beni ordudan attılar.' deyince 'Herkes ne suçun var?' diyor. Annem bile bana ‘Oğlum yoksa bizim bilmediğimiz bir şey mi var? Seni ne diye attılar?’ Diyor. İnsanın kendi annesi evladından şüphelenir mi? Düşünün böyle bir durumda anneniz bile sizden şüpheleniyorsa etraftakiler kim bilir ne der. Dolayısıyla çok sıkıntılı bir dönemdi. Ama ben şöyle bir şeye inanıyorum. Allah takdir etmeden başımıza hiçbir şey gelmez. Takdir ettiyse de, ‘Başımızın üstünde yeri var.’ dememiz lazım. Çocuğumuzun ekmek parasını çalışıp kazanacağız. Ben Erzurum’da Mareşal Çakmak Hastanesinde genel cerrahi uzmanı olarak çalışıyordum. Aynı dönemde iki arkadaş olarak atıldık. Birbirimize soruyoruz; 'Bizi niye attılar?' diye. 21 sene askeriyede kaldım ama hiç ihtar veyahut ikaz almadım. Hiç mahkemeye çıkıp ceza bile almadım. Hiçbir sebep yokken bir günün içinde 'Yüksek Askeri Şura kararıyla askeriyeyle ilişiğiniz kesilmiştir.' diyerek bizi kapının önünde koydular." diye konuştu.

" Yüksek Askeri Şura kararıyla orduyla ilişiğiniz kesilmiştir"

O dönem yaşadıkları sıkıntıları bir anekdot ile anlatan Özaydın, "O sene Erzurum’dan tayinim çıkacaktı. Yerimize geçen arkadaşlar da laparoskopik ameliyatlarda çok iyi değillerdi. Benden yardım istediler. Ankara’dan teknisyenler, aletleri getirdiler. O gün nöbetçi amiriydim. Başhekime uğradım, nöbet değişikliği yaptık. Kliniğe girmeden hemşire hanımlar 'Henüz hazırlıklar bitmemiş, dilerseniz bir çay için sizi öyle alalım.' dediler. Sonra beni başhekimliğe çağırdılar. İçeri girdiğimizde bir inzibat albayla birlikte başhekim oturuyorlardı. Beraber ayrıldığımız arkadaşımda oradaydı. İnzibat albay başhekime işaret ederek 'Oku evladım.' dedi. Başhekim elindeki kâğıdı okumaya başladı. 'Yüksek Askeri Şura kararıyla orduyla ilişiğiniz kesilmiştir.' dedi. Başhekim, ‘Ben kendi hanımımı ona ameliyat ettirecek kadar Ufuk’a güveniyorum.’ dedi. İçimden ‘Ben doktorum, siz de başhekimsiniz. Benim sizi sadece genel cerrah olmam ilgilendirir. Doktorluk dışındaki yaşantım benim özel hayatımdır.’ diyesim geldi. Ama askeriyede yetişmişiz diye o edebe riayet ettim. Uzattıkları kâğıdı imzalayıp çıktım. Ameliyathaneye doğru gittim. Ben koridordan giderken arkamdan iki tane asker bana doğru geliyordu. 'Niye geliyorsunuz?' diye sordum. 'Komutanım, bir an önce eşyalarınızı toplayın ve çıkın.' dediler. İmzaladığım kâğıda baktığımda, ‘Maraşel Çakmak Kışlası Hastanesine girişiniz yasaklanmıştır.’ diye yazılıydı. Düşünün bir gün önce nöbetçi amirisiniz, hastanenin tüm gizli evrakları elinizde ve sizi bir PKK’lı gibi dışarı çıkarıp girişinizi yasaklıyorlar. Şahsi eşyalarımı alıp dışarı çıktım. Bizden istedikleri evrakları almaya gittim. Döndüğümde, yüzbaşı kıyafetimle kapının önüne geldiğimde, asker selam veriyor ama 'Komutanım içeri girişiniz yasaklandı.' diyerek içeri almıyor." şeklinde konuştu.

"Askeriyede alacağım 15 aylık maaşı Allah bana bir ayda nasip etti"

Ordudan atıldıktan sonra beraber atıldığı arkadaşıyla İstanbul’a yerleşmeye karar veren Özaydın, İstanbul’a gelişini ve yaşadıklarını ise şu şöyle anlattı;

Ordudan beraber ayrıldığım arkadaşımla İstanbul’a geldim. Özel bir hastanede iş bulduk. Hastanenin başhekimi ‘Size sünnet yaptırmayacağız.’ dedi. Bunu daha önce doktorlar arasında sorun yaşandığı için daha işin başında hatırlatma amacıyla söylemişti. Bizi niye askeriyeden attıklarını birbirimize soruyorduk ama cevap bulamıyorduk. Dedik ki herhalde İslamiyet’i yaşadığımız için bizi görevden attılar. Bizde bundan sonra İslam’ı tam anlamıyla yaşamaya ve ona daha fazla sarılmaya karar verdik. Hacca gitmeye karar verdik ama hiç paramız yoktu. İki gün sonra başhekim geldi ve sünneti yaptırdıkları doktorun tayininin çıktığını ve bu işi bana vermek istediklerini söyledi. Askeriyeden ayrıldığım ilk ay 300 tane sünnet yaptım ve askeriyede alacağım 15 aylık maaşı Allah bana bir ayda nasip etti. Allah kendisi için yapılana bire bir karşılık vermiyormuş. En az bire 10 veriyormuş. Bana bire 15 verdiği için benim ayriyeten şükretmem lazım. Hac için ihtiyaç olan parayı Diyanet'e vererek hacca gittik. Baktım herkes çoluk çocuğuyla gelmiş. Dedim ki bizimkilerin günahı ne? Sonraki sene onları da götürdüm. Hacda çok güzel bir arkadaş grubumuz oldu. O günden beridir her sene Ramazanın son 10 günü bu arkadaşlarla umreye gideriz. Aradan 22 sene geçti ve geriye dönüp baktığımda beni askeriyeden atmasalardı ne hacca ne umreye gidebilirdim ne de ev alabilirdim. Ayrıca ne araba alabilir ve ne de çocuklarımı özel okulda okutabilirdim. Bunların hiç birisini yapamazdım. Allah bunların hepsini bana yaptırdı. Sonra Allah bu hükümeti vesile etti, bir kanun çıkardılar. Bizi hiç askeriyeden atılmamış gibi kabul etti. Kıdemli Albay olarak emekli ettiler. Ne kadar şükretsek azdır. Bizim şer diye gördüğümüzde hayır, hayır olarak gördüğümüzde de şer vardır.

"Bir Müslüman olarak benim namazımı kılmam ve orucumu tutmamın askeriyeye ne zararı var"

"Namaz kılarken yakalanmaktan çekindiğimiz yıllar yaşadık. Özellikle Ramazanda oruçlu olup olmadığımızı çözmeye çalışıyorlardı." diyen Özaydın, konuşmasını şu şekilde sürdürdü;

Biz Müslümanız ve Müslüman bir ülkede yaşıyoruz. Ben askeri lisede yetiştim. Rahat okuyarak doktor oldum. Devletin imkânlarıyla okudum ve hiç sağda solda çalışmayı aklımdan geçirmedim. Devlete olan borcum bitmeden askeriyeden ayrılmayı düşünmedim. Bu borç bitmeden bizi askeriyeden ayırdılar. Bir Müslüman olarak benim namazımı kılmamın ve orucumu tutmamın askeriyeye ne zararı var? Bu sistemi kuran ve kurgulayanlar bizden nasıl bir tehdit aldılar? Bunu da geriye dönüp baktığımda şöyle görüyorum. Onların bazı plan ve projeleri vardı. Biz belli bir yerlere geldiğimizde buna engel olabileceğimizi düşündükleri için baştan saf dışı bıraktılar. Her şeyin hayırlısını Allah bilir. Bilen Allah ise hiçbir sıkıntı yok demektir. Namaz kılarken yakalanmaktan çekindiğimiz yıllar yaşadık. Özellikle Ramazanda oruçlu olup olmadığımızı çözmeye çalışıyorlardı. Özellikle bir şeyler yedirmeye çalışıyorlardı. Yaptığım işin yanlış olduğun bilsem zaten yapmam. Yaptığım iş yanlış değilse onların bilmesinde bir mahsur görmüyordum. Her ihtisasa yeni gelen arkadaşa hoş geldin yemeği verilirdi. Hakikaten güzel bir gelenekti. Biz geldiğimizde bize de yaptılar. Tabi biz başta anlamadık. O toplantıda bize içki ikram etmişlerdi ama biz 'İçmiyoruz.' demiştik. Sorduklarındaysa doğal bir tepkiyle 'Haramdır diye içmiyoruz.' dedik. Sonra yeni gelen başka kişilerin hoş geldin partisinden sonra şöyle bir şey işittim; ‘Bu sene gelenlerin arasında sadece bir tane adam var. Öbürleri bize yaramaz.’ Demek ki geçen sene de bizi böyle tarttılar ve ona göre davrandılar.

"İnsanları tahammülsüzlüğe itecek şeyleri bize zorla yaptırıyorlardı"

Özaydın, "İslami düşüncemiz nedeniyle bize çok sıkıntı çektirdiler. Genel cerrahi asistanısınız, bir sürü angaryalar var. Her türlü sıkıntı var. Size de aşırı bir şekilde yükleniyorlar. İnsanları tahammülsüzlüğe itecek şeyleri bize zorla yaptırıyorlardı. Ama direncimizden mi inancımızdan mıdır veya Allah’ın bir lütfu muydu bilmiyorum ama biz bunlara hiç aldırmadık. O dönemde ki çalışmalarımızın bize bu kadar fayda vereceğini tahmin etmiyorduk. Ben birinci sınıf asistanıyken bizim sicil amirimiz olan hoca bana 'Pankreas filmini sen çekeceksin.' dedi. Ben 'Nasıl yapayım? Benden önce dört senenin asistanı var.' dedim. Ama sadece sıkıntı olsun diye bana yaptırdı. Bir sürü sıkıntı çekerek bu işi öğrendim. Evet, çok sıkıntılar çektik ama bu sıkıntıların yetişmemizde faydası oldu." dedi.

"Bizi görevden atanlar Balyoz ve Ergenekon’dan tutuklanınca yaygara kopardılar"

28 Şubatta bizi askeriyeden atarlarken bize savunma hakkı vermediler. Bizi her hangi bir şeyle suçlamadılar. 'Falan suçtan sizi çıkardık.' demediler. Biz de aynı şekilde bir suça karşılık savunma yapamadık. Hiçbir mahkemeye çıkmadık. Bizi görevden atanlar Balyoz ya da Ergenekon’dan tutuklanınca yaygara kopardılar. Bunlar bizi atan adamlar. Görevimize son verdiklerinde bize hiçbir şey sormadan bunu yaptılar. Bunu gayet normal buluyorlardı ama şimdi kendileri olunca haklarında suçlama, mahkeme var, avukat ve savunma hakları var. Her türlü şeyleri var, 'Hakkımız yendi.' yaygarası koparıyorlar. Türkiye’de mahkeme olarak hakkımızı savunacağımız bir yer yoktu. Bizi askeriyeden attılar diye bir dava açsaydık bize ‘Anayasanın 15’inci maddesine göre Yüksek Askeri Şura kararları yargıya kapalı olduğu için davanız reddedildi.’ diye cevap geliyordu. Bizi Yüksek Askeri Şura kararıyla görevden attıkları için mahkemeye gitme şansı yoktu. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 6’ncı maddesine göre herkesin tarafsız bir mahkemede yargılanma hakkı var. Biz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine, ‘Biz tarafsız bir mahkemede yargılanmadan atıldık.’ diye dava açtık. Biz yargılanma hakkımızı kullanmak istiyoruz. Bizi yargılasınlar. Suçluysak kabul ediyoruz ama Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Abdullah Öcalan’ın yargılanmasında askeri hâkim, ‘Adil yargılanmadı,’ diyerek mahkemenin kararını bozan o İnsan Hakları Mahkemesi, bize 'Askeriyede yargılanmadan atılabilirsiniz.' diye karar verdi. Böyle bir çifte standart vardı. Ama o mahkemenin kararından sonra şöyle söylediğimi hatırlıyorum. Olsun bu mahkemenin de mahkeme edileceği bir Mahkeme-i Kübra var, orada biz hakkımızı alacağız.

"Beni yüzbaşı olarak attılar ama kıdemli albay olarak emekli ettiler"

Ordudan atıldıktan yıllar sonra haklarının iade edilerek emekli edildiklerini fakat almaları gereken maaş ve ikramiyelerinin verilmediğini ifade eden Özaydın, "Yıllar sonra bizim haklarımızın iade edileceği aklımızın ucundan geçmezdi. Beni yüzbaşı olarak attılar ama kıdemli albay olarak emekli ettiler. Sokakta gezilerek albay olunur mu? İşte biz olduk. Ama şurada bir sorun var, bu zihniyet hala değişmemiş. Sadece kendi sistemlerini uygulamak için ellerinden ne geliyorsa yapıyorlar. Askeriyeden atılmamızdan sonra haklarımızın iade edilmesi aşamasında beni kıdemli albay olarak emekli ettiklerinde, bana verdikleri kartta hala yüzbaşı yazıyor. Bana albay olarak emekli kartı vermeyi kendilerine zillet olarak kabul ediyorlar. Yeni kanun maddesinde aynen şu yazıyor; 'Atıldığı günden itibaren bu kanunun çıktığı güne kadarki süre içinde askeriyede çalışmış gibi kabul edilir.' O zaman çalışmış gibi kabul edilmişse bizim maaşlarımızı vermeleri lazım. Emekli olurken ikramiyelerimizi vermeleri lazım. OYAK’taki haklarımızı vermeleri lazım. Bunların hiç birisini vermeden sadece bazı şeyleri göstermelik yaparak bir kimlik kartı verdiler. Bizden alınan silahlarımızı geri verdiler. Ama aradaki maddi zararların hiç birisi telafi edilmedi. İnsanlar olaya tüm haklarımızın iade edildiği şekliyle bakıyor. Bana haklarım iade edildiği zaman ben mağdur oldum. Esas o zaman mağdur oldum." şeklinde konuştu.

"Bakan Akdağ: Başhekimlik yapabileceğimizi söylemesine rağmen başhekimlik yapamadık"

Özlük haklarının iade edilmesinin ardından dönemin Sağlık Bakanı olan Recep Akdağ’ın talimat vermesine rağmen başhekimlik yapamadıklarını belirten Özaydın, son olarak şunları aktardı;

"Bu kanun çıktığı zaman bize dilekçe vermemizi söylediler. Bende Milli Savunma Bakanlığına dilekçemi şöyle yazdım; "Ben zaten devlet kadrosunda çalışıyorum. Çalışmak için kadro istemiyorum. Özlük haklarımızın verilmesi şartıyla aynı kadroda çalışmaya devam etmek istiyorum. Bize araştırmacı kadrosu ihdas ederek bizi devlet görevine geri döndürdüler. 'Araştırmacı kadrosuyla başhekimlik yapamazsın.' dediler. İşlerimizle ilgilenen milletvekili bir bakanı arayarak, ‘Sayın bakanım biz kendi hastanemize başhekim bulduk.' 'Yüksek Askeri Şura kararıyla yargılananların hakları iade edildiği zaman başhekimlik yapamıyorlar.’ dedi. Recep Akdağ’ın söylediklerini kulaklarımla işittim. Akdağ, ‘Sayın vekilim biz bu arkadaşlar mağdur olmasın diye bu kanunu çıkardık. Bizim çıkardığımız kanunlarla o arkadaşlar hiç mağdur olur mu? Yok, öyle bir şey arkadaşlar başhekimlik yapmaya devam edecekler.’ dedi. Bakan söylemesine rağmen 'Hayır siz araştırmacı kadrosuyla başhekimlik yapamazsınız.' dediler. Dedim; 'Resmi yazıyla bakanlığa soralım, bakanlık ne diyorsa ona göre karar verelim.' Resmi yazıyla bakanlığa sorduk. Tabi bundan bakanlığın haberi bile olmamıştır. Bakanlığın hukuk müşavirliğinden gelen yazı 'Sizin başhekimlik yapabilmeniz için uzman veya doktor kadrosunda olmanız gerek. Şu anda araştırmacı kadrosunda olmanızdan dolayı başhekimlik yapamazsın.' dediler. 'Başhekimlik yapmazsam bize nasıl maaş vereceksiniz?' diye sorduk. Cevabında 'Size kıdemli albay olarak görev vereceğiz. Ama doktorluk yapmayacaksınız.' Ben doktorluk yapmadıktan sonra ben orada niye durayım? Ondan sonra emekli oldum. Beş senedir bu hastanede çalışıyorum. Devletten kullandığımız haklar bu kanun nedeniyle bizden geri alındı. Biz bu konuda da mağdur olduk. Ama bunların hiç birisi mağduriyet değil. Çünkü bizim için ne iyi ne kötü onu bilmiyoruz. Biz çalışmaya devam ediyoruz. Buradaki esas dert, bir tane duası kabul olan, 'Allah razı olsun.' diyen bir hastanın sayesinde Allah bizden razı olursa dünyada yaşamanın gayesi budur. Bana öldüğüm zaman 'Sen niye albay olmadın.' diye sormayacaklar. Tekrardan her şeye sıfırdan başlasam, tekrar aynı şeyleri yaparım diyorum." (Nizamettin Aşkın, Zeyd Varol-İLKHA)

İlgili Haberler

Editörün Seçtikleri

Mobil Uygulamamızı İndirin

Öne Çıkan Haberler