Bağımsızlık, Arakanlı mülteciler ve idamlar üçgeninde Bangladeş

Hindistan’ın desteğiyle Pakistan’dan ayrılarak bağımsızlığını ilan eden Bangladeş, yaşanan ekonomik sıkıntıların yanı sıra son dönemde Cemaati İslami liderlerine yönelik idamlar ve Arakanlı Müslümanların göçüyle gündeme geldi.

İngiltere’nin bölgeyi terk etmesinin ardından Hindistan’la beraber bağımsızlığını ilan eden Pakistan’a bağlı bir eyalet olan Bangladeş, Hindistan’ın da desteğiyle 1971’de bağımsızlığını ilan etti. Hindistan’ın etkisi altında kalan Bangladeş, halkın yüzde 90’ı Müslümanlardan, yüzde 10’u Hindu ve Hıristiyanlardan oluşuyor.

Üç tarafı Hindistan topraklarıyla çevrili olan Bangladeş’in diğer komşusu ise Müslümanlara yönelik vahşi katliamlarla gündeme gelen Myanmar’dır. Yüzde 2 nüfus artışı ile dünyanın en kalabalık bölgelerinden olan Bangladeş’te, kilometrekareye düşen nüfus ortalama olarak 700’ün üzerindedir. En kalabalık iş gücüne sahip olmakla beraber dünyanın en yoksul ülkelerinden olan Bangladeş’te, 5 yaşından küçük çocukların yüzde 40’ı yetersiz besleniyor. Nüfusunun büyük çoğunluğu tarımla uğraştığı Bangladeş, bulunduğu coğrafya nedeniyle sık sık sel ve kasırgalarla da gündeme geliyor.

Bangladeş, dünyanın en yoksul ülkelerinden biri olmasının yanında vahşi katliamlardan kaçan Arakanlı Müslümanların gidebileceği en önemli merkezlerden biri durumunda. Bir yandan yaşadığı sıkıntılar nedeniyle mültecileri yeniden ülkelerine göndermenin yollarını arayan Bangladeş, diğer yandan ülkedeki İslami gelişmeleri engellemek için Müslüman liderlere yönelik yargılama ve idamlarla gündeme geliyor.

Yaklaşık 700 yıl Müslümanların hakimiyetinde kalan Bangladeş Müslümanlarının çoğunluğu Sünnilerden oluşuyor. Özellikle de derviş ve sofilerin etkisiyle İslam’la tanışan bölgede tasavvuf büyük bir etkiye sahiptir.

Bangladeş tüccarlar vesilesiyle İslam’la tanıştı

Tarihi, milattan önce 2000’li yıllara dayanan Banladeş, Müslüman tüccarların bölgeye gelmesiyle 640 yılında İslam’la tanıştı. Uzun yıllar Budistlerin hakimiyetinden kalan Bangladeş, İslam’ın yayılması ve Karahanlıların bölgenin büyük bölümünü fethetmesiyle 1204 yılından itibaren Müslümanların hakimiyetine girdi.

18'inci yüzyıla kadar Müslümanların idaresinde kalan Bangladeş’te 1500 yılında hakimiyeti ele geçiren Babür İmparatorluğu 1577’de Portekizlilere imtiyaz tanıyarak bölgede kilise açmalarına izin verdi.

1757 yılında yaşanan Plassey Savaşıyla bölgeyi işgal eden İngilizler, Bengal bölgesini, Doğu ve Batı Bengal olarak ikiye ayırdı. Müslümanları yönetimden uzaklaştırmak isteyen İngilizler, İngilizceyi ülkenin resmi dili yaparak laik ve ulusalcılardan oluşan Hindistan Ulusal Kongresini kurarak iktidarı onlara bıraktı. İngilizlere tepki gösteren Müslümanlar da 1906 yılında Hindistan'da Müslümanlar Birliği Partisi’ni kurarak mücadeleye başladı. Hindistan’da Müslümanlar Birliği Partisi, sonraki yıllarda kurulan ve Pakistan’ın bağımsızlığında da rol oynayan Cemaati İslami'nin temeli olarak kabul ediliyor.

1920'lere gelindiğinde bölgeyi sekülerleştirme çalışmalarını hızlandıran İngilizlere karşı harekete geçen Müslümanlar, Muhammed Ali Cevher liderliğinde Hilafet Hareketini kurarak İslam birliğini savundu.

1947 yılına kadar İngiliz sömürge idaresinde kalan ve ellerindeki her şeyleri alınan Bangladeşli Müslümanlar, kültürel ve dini alanda İngilizlerin etkisi altında kalmamak için medreseler kurdu. Diyobendi adıyla kurulan medreselerle halkın İslam’dan uzaklaştırılmasının önüne geçilirken açılan yetimhanelerle de Müslüman çocukları sahiplenilerek İngiliz etkisinden kurtarıldı. İşgal günlerinde başlayan medrese ve yetimhane geleneği günümüzde de devam etmekte ve halen ülkede binlerce medrese, 10 bin yetimhane bulunuyor.

Yaptığı tahribatlar sonucu Müslümanların etkinliğini kırarak Hintlilerin milli duygularını kabartan ve onlara yeni bir devlet kurma fırsatı veren İngiltere, 1947 yılında bölgeden ayrılırken Müslümanların yaşadığı bölgeleri de Hindistan’a bağlamak istedi. Ancak Cemaati İslami’nin çalışmalarının da etkisiyle Muhammed Ali Cinnah liderliğindeki Müslümanlar, Pakistan adlı ayrı bir İslâm devleti kurduklarını ilân etti. Doğu ve Batı olarak ikiye ayrılan Pakistan’ın doğu bölgesini oluşturan Bangladeş, 1970’e gelindiğinde yeniden bağımsızlık mücadelesine girişti. Halkın hemen hemen tamamının Bengallerden oluşması ve dilinin Bengalce olmasına karşın yeni kurulan Pakistan İslam Cumhuriyetinin tek dil olarak Urducayı kabul etmesi ayrılık fikrini daha da güçlendirdi.

Bağımsızlık mücadelesi

Bağımsızlık vaadiyle 1970 meclis seçimlerine giren Mucib-ür Rahman liderliğindeki Avami Partisi, Aralık ayında yapılan seçimlerde meclisteki 313 sandalyenin 167’sini kazandı. Ancak Pakistan yönetiminin bağımsızlığa sıcak bakmaması sonucu ortamın daha gerilmesi üzerine Mucib-ür Rahman, 26 Mart 1971'de Bangladeş’in bağımsızlığını ilan ederek halkı Pakistan ordusuna karşı savaşmaya çağırdı. Öğrencilerin gösterileriyle başlayan bağımsızlık mücadelesi birkaç ay içinde Doğu Pakistan’ı (Bangladeş) etkisi altına aldı.

Olayların büyüyerek çatışmalara dönüşmesi üzerine Mucib-ür Rahman’ı tutuklatan Pakistan Devlet Başkanı Yahya Han, orduyu harekete geçirerek bölgeye müdahale etti. Ordunun müdahalesiyle daha da şiddetlenen çatışmalar sonucu milyonlarca kişi Hindistan’a sığınmak zorunda kalırken Bangladeş’in verdiği rakamlara göre 3 milyon kişi hayatını kaybetti.

Bangladeşlileri kışkırtan ve daha sonra da mücadelelerine destek veren Hindistan olayların başlamasıyla Pakistan ordusuyla savaşarak Doğu Pakistan’ın büyük kısmını işgal etti. Bir yandan işgalci Hindistan ordusuna diğer yandan Bangladeşlilerin gerilla savaşına karşı mücadele eden Pakistan ordusu kısa süre sonra bölgeden çekilmek zorunda kaldı. Yaklaşık 9 ay süren bağımsızlık mücadelesinin ardından 16 Aralık 1971'de Bangladeş bağımsızlığına kavuştu.

Bağımsızlık mücadelesinin başlamasıyla tutuklanan Mucib-ur Rahman, Yahya Han'ın istifa etmesinin ardından Pakistan Devlet Başkanı olan Zülfikar Ali Butto tarafından serbest bırakıldı. 22 Aralık 1971'de Bangladeş Müslüman Halk Cumhuriyeti adıyla bağımsızlığına kavuşan Bangladeş’in adı 11 Ocak 1972’de Bangladeş Halk Cumhuriyeti olarak ilan edilerek Mucib-ur Rahman geçici devlet başkanlığına getirildi.

İktidarı ele geçirdikten sonra İslami değerleri bir tarafa bırakan Mucib-ur Rahman, yeni devletin laiklik, sosyalizm ve demokrasi ilkeleri üzerine kurulduğunu ilân etti. Dünyada en fazla Müslüman nüfusa sahip ikinci ülke olan Bangladeş’te İslam ancak 1988 yılında devletin resmi dini olarak kabul edildi.

Sosyalist bir devlet olarak kurulan Bangladeş’te 1972’de gerçekleştirilen aşırı millîleştirme hareketleri kötü olan ekonomiyi daha da kötüleştirdi. Uygulanan sosyalist politikaların getirdiği ekonomik yıkımın da etkisiyle kuzey bölgelerinde yaşanan kıtlıkta bir milyon kişi hayatını kaybetti. Uygulanan kötü yönetim nedeniyle ülke ekonomisi dışa bağımlı hale getirildi.

Sivil yönetim darbeyle devrildi

Sosyalist politikalarla istediği başarıyı yakalayamayan Mucib-ur Rahman’ın 1975’te tüm yetkileri kendinde toplayarak ülkeyi diktatörlüğe götürmesi tepkileri de beraberinde getirdi. Yaşanan tartışmaların ardından darbeyle yönetime el koyan ordu, hükümeti devirerek Mucib-ur Rahman’ı öldürdü.

1975’te ordunun darbeyle sivil yönetimi idareden uzaklaştırmasıyla Mustak Ahmed iktidara geldi. Ancak devrik lider Mucib-ur Rahman taraftarlarının yaptığı karşı darbeyle Mustak Ahmed’in de iktidarı fazla sürmedi. Fakat Tuğgeneral Halid Müşerref ise yalnız dört gün iktidarda kalabildi. Halid Müşerref'i darbeyle deviren General Ziaur-Rahman yönetimi ele geçirdi. Ziaur Rahman, 1977 yapılan seçimlerde yeniden devlet başkanlığına seçilirken, 1981 yılında bir grup subay tarafından yapılan darbe girişimi engellendi. Darbe girişimi engellenmesine rağmen Ziaur Rahman, 30 Mayıs 1981 tarihinde bir subay tarafından öldürüldü. Yaşanan 6 aylık kaos ortamının ardından yapılan seçimlerde Ziaur Rahman’ın yardımcısı M. Abdüssettar, Cumhurbaşkanlığına seçildi. Abdüssettar’ın iktidarı, 24 Mart 1982 tarihinde Genelkurmay Başkanı General Hüseyin Muhammed Erşad’ın yönetime el koyması ve onu görevden uzaklaştırmasına kadar devam etti. 

Sıkıyönetim ilan ederek icraatlarına başlayan Erşad, uyguladığı baskıcı yönetimle komşu ülkelerle sorunlarını çözüme kavuşturup ekonomide yeniliklere imza atsa da halkın memnuniyetsizliğini gideremedi. Yönetime karşı yapılan protestolar nedeniyle siyasi parti liderlerini tutuklatıp, bazı üniversiteleri kapatan Erşad, eğitim sistemini İslâmlaştırmak istediyse de bunda başarılı olamadı.

11 Aralık 1983 tarihinde devlet başkanlığını ilân eden Erşad, 15 Ekim 1986’da yapılan seçimde 5 yıl için cumhurbaşkanı seçildi. 1990 yılında ülke geneline yayılan protestolar sonucu önce sıkıyönetim ilan ederek meclisi fesheden Erşad, tepkilere daha fazla dayanamayarak istifa etmek zorunda kaldı. Erşad’ın yerine Yüksek Mahkeme Başkanı Şahabeddin Ahmed vekâleten cumhurbaşkanlığına getirildi.

1991’de yapılan seçimleri kazanan Halide Ziya ülkenin ilk kadın başbakanı oldu. 1996 seçimlerinde iktidarı Awami Hareketi lideri ilk devlet başkanı olan Mucibur Rahman'ın kızı Sheikh Hasina’ya bırakan Halide Ziya 2001’de yeniden başbakanlık koltuğuna oturdu. İstikrarsızlığın arttığı ülkede Halide Ziya 2006’da istifa etti, 2007’de ise kurucu meclis ülkeyi yönetmeye başladı. 2009 yılında yapılan seçimlerde Awami Hareketi lideri Sheikh Hasina yeniden başbakanlık koltuğuna otururken, 2013’te Zillur Rahman Cumhurbaşkanı olarak seçildi.

Eğitim ve medreseler

Eğitim sistemi son yıllarda iyileşmiş olsa da okullaşma oranı istenen seviyeye ulaşmış değil. Ülkede genel eğitim, mesleki eğitim ve medrese eğitimi olmak üzere üç farklı eğitim sistemi bulunuyor.  2015 verilerine göre ilköğretim ve lise seviyesinde eğitim veren resmi eğitim kurumları ile medreselerde 31 milyon öğrenci eğitim görüyor. Eğitimde karşılaşılan en büyük sorunlardan biri okula başlayan öğrencilerin yaklaşık yüzde 25 eğitimini tamamlamadan bırakıyor.

2015 rakamlarına göre, ülkede ilk ve lise düzeyindeki okul sayısında ciddi sıkıntılar yaşanırken, yükseköğretim seviyesinde 37 devlet, 80 özel, 3 uluslararası üniversite bulunuyor. Bağımsızlığın ilan edildiği 1971 yılında 6 bin olan medrese sayısı 37 bine ulaşmıştır.

Müfredatına İngilizce, Bengal dili, fen bilimleri ve matematik gibi derslerin de eklenmesiyle 1980’den itibaren resmi olarak tanınan medreselerde özel medreselerin sayısı da oldukça fazladır. Ülkede 2015 verilerine göre ilk ve orta öğretim seviyesinde eğitim veren 5 bini resmi toplam 14 bin medrese bulunmaktadır. Bu medreselerde bir milyon erkek, 340 bin kız öğrenci eğitim alıyor.

2011 yılında hazırlanan bir rapora göre ise ilköğretimden yüksek lisans seviyesine kadar eğitim veren toplam 37 bin medresede 3 milyon 340 bin öğrenci eğitim almıştır

Cemaati İslami ve bağımsızlık mücadelesi

Pakistan’ın bağımsızlığından önce kurulan ve Pakistan’ın bağımsızlığında büyük rol oynayan Cemaati İslami, Bangladeş’in bağımsızlığını elde etmesinin ardından büyük baskılara maruz kaldı. Cemaati İslami, Mucib-ür Rahman liderliğindeki Avami Partisi’nin bağımsızlık mücadelesine kan dökülmesi ve Müslümanların bölüneceğini gerekçe göstererek destek vermedi. Çatışmaların başlaması üzerine Müslüman kanı dökmenin haram olduğunu belirterek iki tarafı da uyardı. Budist Hindistan’ın çatışmalardaki rolüne dikkat çeken Cemaati İslami Pakistan İslam Cumhuriyetinin bölünmesinin iki tarafından zararına olacağını ve Müslümanları daha da zayıflatacağını vurguladı.

Hiçbir zaman şiddete başvurmamasına rağmen Bangladeş’te iktidarı ellerinde bulunduran laik kesim tarafından hedef alınan Cemaati İslami, sürekli baskı altında tutularak hareket alanı daraltıldı. Baskılara rağmen etkinliğini sürdüren Cemaati İslami’nin tüm bölgede etkin olduğunu gören iktidar sahipleri, 1980’li yıllara gelindiğinde ise parti üyelerini tutuklayarak işkencelerin ardından hapishanelere atıldı.

Müslüman liderler idam edildi

2009’da yeniden iktidara gelen ve babası Mucibur Rahman gibi sosyalist çizgiyi benimseyen Hasina yönetimi, kurduğu Savaş Suçları Mahkemesi ile Cemaati İslami liderlerini hedef aldı. Cemaati İslami’nin Bangladeş’in bağımsızlığına karşı çıkarak Pakistan ordusuna destek verdiğini ve savaş sırasında Bengallerin öldürülmesinden sorumlu olduğunu öne süren Milliyetçi Hasina iktidarı, yeni bir zulüm dalgası başlattı.

Cemaati İslami liderlerini yakalayarak Savaş Suçları Mahkemesinde yargılamaya başlayan Hasina yönetimi, hukuksuz yargılamalar ve hukuki olmayan delillerle 1971'de cemaatin lideri olan 92 yaşındaki Gulam Azam'a müebbet hapis cezası verdi. Gulam Azzam 23 Ekim 2014'te hapishanede hayatını kaybetti.

Bununla yetinmeyen Hasina yönetimi, Aralık 2013'te Cemaat-i İslami partisinin Genel Sekreter Yardımcısı Abdulkadir Molla’yı, 11 Nisan 2015'te  partinin  Genel Sekreter Yardımcısı  Muhammed Kameruzzaman’ı, 10 Mayıs 2016'da  partinin lideri Motiur Rahman Nizami’yi, 3 Eylül 2016'da Parti Merkezi Yürütme Kurulu Üyesi Mir Kasım  Ali’yi  idam etti.

İnfaz edilenler dışında da çok sayıda Cemaati İslami Parti yöneticisi hakkında verilen idam kararı bulunuyor. 

Cemaati İslami kurulduğu günden bu yana hiç bir silahlı eylemin tarafı olmamış ve şiddete karşı mücadele etmiş bir parti olmasına rağmen Bangladeş’te siyasi iktidara hakim elit grup tarafından baskı altında tutulmuştur. 1980 yıllarından sonra baskılar gittikçe artarak işkenceler, hapse atılmalar ve parti üyelerinin evlerine yapılan polis baskınlarıyla artarak devam etmiş ve nihayetinde asılarak idam etme noktasına ulaşmıştı.

1971 yılında batının desteklediği ayrılıkçı hareket, Pakistan’dan ayrılıp bağımsız Bangladeş kurmak için iç savaş çıkarttığında Cemaati İslami, üyeleriyle birlikte dönemin İslam alimleri ayrılmaya karşı durmuşlardı. O dönemin gazete ve dergilerinde yayınlanan meşhur sloganlarda Müslümanlar, “daha çok birlik olmak yerine niye daha ufak parçalara bölünüyoruz” diye sloganlarla ayrılmaya karşı durmuşlardı.

Müslümanlara yönelik baskılar devam ediyor

Cemaati İslami’nin yanı sıra ülke genelinde uygulanan baskı ve şiddet politikasına tepki gösteren ülkedeki 18 siyasi parti, 2014’te yapılan genel seçimleri boykot etti. 18 partinin boykot ettiği seçimlere Hasina liderliğindeki Avami partisi ile onu destekleyen 7 parti katıldı.

Cemaati İslami’ye yönelik baskıların ve hukuksuzlukların had safhaya ulaştığı ülkede işkenceler, keyfi tutuklamalar, haksız yargılamalar, kaybolmalar, cinayetler ve kötü muamelelerin birçoğu Uluslararası Af Örgütü raporlarına da yansıdı. Basın özgürlüğünün oldukça kısıtlandığı ülkede çok sayıda gazeteci hakkında soruşturmalar açılarak tutulandı.

Arakanlı mültecilerin durumu

Dünyada kilometrekarede yaşayan insan sayısının en fazla olduğu ülkelerinden biri olan Bangladeş’in nüfusunun yüzde 90’ı Müslümanlardan oluşuyor. Dünyanın en yoksul ülkelerinden biri Bangladeş, vahşi katliamlardan kaçan Arakanlı Müslümanların sığındığı en önemli merkezlerden biri durumunda. Bangladeş, zaman zaman Arakanlı Müslümanlara kapılarını kapatmakla beraber ülkedeki mültecileri göndermek için de Budist Myanmar yönetimiyle görüşmeler yapıyor.

Son olarak 1 Mart 2019'da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde konuşan Bangladeş Dışişleri Bakanı Şahid El lhak, "Bangladeş’in Myanmar’dan daha fazla mülteci alamayacağını üzülerek bildiriyorum" diyerek Arakanlı Müslümanlara sırtını döndü.

2017 Ağustos ve Aralık ayları arasında, BM’nin soykırım olarak nitelediği, Myanmar ordusu ve Budistlerin saldırıları sırasında Rohingyalı 700 bin Müslüman Bangladeş’e sığınmıştı.

Baskılarda Hindistan etkisi

İslami kesime yönelik baskıların artarak devam ettiği ülkede faaliyet gösteren aşırı sol örgütler zaman zaman silahlı eylemler yaparken son zamanlarda IŞİD adına da bazı saldırılar gerçekleşti.

Sınır sorunları nedeniyle bir dönem Hindistan’la ilişkileri gerilen Bangladeş, 2000 sonrasında yapılan görüşmelerle Hindistan’la normalleşme sürecine girdi. Hasina yönetimiyle gelişen ilişkiler sonucu Hindistan, Bangladeş üzerindeki etkisini daha da arttırdı. İslam ve Müslümanların Güney Asya’daki etkinliğini azaltmak isteyen Hindistan’ın bu yöndeki hedefi düşünüldüğünde Hasina yönetiminin Cemaati İslami’ye yönelik yargılama ve idamlarını daha bir anlam kazanıyor. (İLKHA)

İlgili Haberler

Editörün Seçtikleri

Öne Çıkan Haberler